|
Editörümüz Esat Çiftseven'in Yazıları...
ÜNİVERSİTE VE UMUTLAR...
Artık bende üniversiteli olmuşum...
Evet evet yanlış duymadınız bende üniversiteliyim. Aslında bu sözü söylememek için kendimle çok savaştım; ama söylemeden edemeyeceğim galiba. Evet üniversiteli olmuşum. Ama öyle bir yerdeyim ki yaşanması güç. Bırak yaşamayı içinden geçmek bile güç. Geldigim gün ne umutlarla gelmiştim. Öyle durumlar oldu ki oturup başımı önüme eğmek gibi bir durumdayım şimdi. Kalkıp yürümek, derin bir nefes almak, olamayacağım yerlerde olduğumu düşünerek, hayaller kurarak, ütopyalar üreterek ancak kendi kendimi avutabilirdim bu durumda. Çok şeyi geride bırakarak geldik buralara. Geride bıraktığımız sadece gençliğimiz değildi... Hatıralarımızı, özlemlerimizi şekillendiren birçok şeyi de geride bıraktık. Yani bir anlamda boynu bükük insanların gurbette nasıl hasret ağına düştüğünü, bilmeyen yok geliba. Şimdi tek söylenense bende üniversiteli olmuşum kelimesi... Saklanan, okuna okuna iyice karışmış mektuplarda memleket şekillenirken, hasrete hasret katan acılar, yalnızlıklar ve hayatın olumsuzluğuna rağmen gözyaşlarımıza adeta kaynaklık yapıyordu. Oysa yapacağım o kadar çok şey vardı ki. Üniversiteyi iyi bir şekilde bitirecektim, bütün sosyal aktivitelere katılacaktım, kendime göre güzel ortamlar kuracaktım; ama ne bilirdim ki üniversitenin bu kadar soğuk olduğunu, insanın bütün bildiklerini unutturduğunu, değil üniversite liseden bozma bir yerde üniversite hayatı yaşıyoruz artık gerisini siz tahmin edin. O da yetmemiş gibi hocaların da ögrencilere karşı verdiği bir savaş var. Sanki bizler onların düşmanlarıymışız gibi bize zıt giderler. Şimdi tam bir bozguna ugramış ordu gibiyim. Bütün umutlarım şimdilik benimle kaldılar. Gözyaşlarımla başbaşa kaldığım zamanlarda, dışarıdan bana gelen yabancı kahkahaların akislendiği yerlerde bacalardan bazan memleketim tüter, sabahları güneş yerine memleketim doğardı. Bu sebeple kendimi geceyarılarında dahi sabaha yakın hissederdim. Memleketim tablomdaki resim üzerinde şekillenirken, düşüncelerimin kaynağı, duygularımın da sembolüydü... İşte yaşadığımız yerlerde bizlere teselli veren, her şeye rağmen yaşama sevincine ulaştıran bunlardı... Etrafımdaki daglar, yollar, evler kısacası her şey birer hapishane duvarını andıran bir mahzen içindeyim gibi bir izlenim veriyorlar. İnanın ki ben bunları anlatırken bile hani parmakları ile bilgisayarın klavyesi, kalemi tutan eli kagıt arasında bir yabancılık keşfeder ya insan işte öyle bir şey. Harflerin yeri ve şeklini bile unuturum. Hiçbir şeyi anlatmak istemiyorum artık. Yazmak istemiyorum. Söyleyeceğim her şeyi teker teker susmak ister. Suskunluğa sığdıracaklarımın, sözlerle; boş sayfayla ifade edeceklerimin, yazıyla heba olmasından korkuyorum...
Zordu ilk sınıfa girişime kadar kadar geçen zaman. Bir tanıdık simayı ihtiyaç duydugum kadar suya bile o kadar ihtiyaç duymamıştım; ama yüce Allah'ım lütfunu eksik etmedi ve yine biz aciz kullarını yalnız bırakmayıp birilerini gösterdi. iyiki de gösterdi; çünkü o tanıdık simanın gelişi yüregime soguk bir su serpintisi gibi oldu... Hey şeyimle onunla var oluyordum ve onunla kayboluyordum...
Nerdeyse bir yarım dönemi geride bırakacagız. Yarı aç, yarı tok geçti bazı günlerimiz. Ama bu o kadar da önemli degildi yani sorun degildi böyle durumlar. Çünkü biz çok aç kaldık, çok oruç tuttuk; ama gurbet elde çekilmiyor. Aile hasreti bir yandan, memleket özlemi bir yandan... Ben hangisine yanacagımı bile bilmiyoyum... Biliyor musunuz şu anda bunları hiç düşünmüyorum. Atlattım artık bu sendromu; ama tekrar böyle bir şey yaşamaktan çok korkuyorum; çünkü... Neyse o kadar da fazla konuya dalmayalım canım acıyo her bahsedişimde böyle olaylara...
Ve işte okulun ilk günü... Ben sınıftayım. Heyecanlı bir halim ve heyecanlı bir bekleyişim var. Neden olmasın ki o kadar kolay mı? Uzun bir çalışma zamanından sonra bütün isteklere rağmen ben istediğim yer olmasamda sonuçta üniversitedeyim. Herkes birer yabancı gibi geliyorlar bana ki öyledirler de zaten sadece tanıdıgım arkadaştan başka. Olmuyor... Hiçbir zaman evdeki hesap çarşıya uymuyor. Burada herkes bir başka havada; yalnız yanlış bir şey var ortada hiçkimse Doğuluları sevmiyormuş bunu da ögrendim her nereye gidersen git hep farklı gözle bakıyorlar sana. Doğu adete bir cehennemmiş. Burda doğuluyum dediğin an başka gözlerle bakarlar, hatta durup beş dakika düşünürler ondan sonra karar verirler. Aslında onlar da ne dediklerini bilmiyorlar; ama ne yaparsın hani derler ya elalemin ağzı torba değil ki büzesin. Bende boşverdim artık her şeyi. Oysa güneş doğuda doğuyor ve doğu karanlık hiçkimse de bunun farkında degil. Hayat böyle işte. Topragından koparsın bir şeyler uğruna savaş verirsin; ama ikinci sınıf muamele görürsün. Hele şu söz adamı yiyip bitiriyor: '' sen doğulusun''. Ne demek doğulusun ya onlarda insan değiller mi, sizler çok mu farklısınız onlardan? Aslında suç onlarda degil suç bizde,bizde ki onlara böyle fırsatlar veriyoruz... Alnımızda dünden emanet kırışıklıklar. Yaptıklarımıza dair pişmanlıkların izi; yapamadıklarımızsa birer mıhtır aklımızda. Keşke hiçbir şey böyle olmasaydı. Hayatta keşkelere yer yoktur ama. Keşke yaşayabildiğim kadar yaşayabvilseydim hayatı, haykırabilseydim haklı olduğum kadar ve haksız olduğumdaysa, susabilseydim... Anlatma o zaman diyeceksiniz biliyorum; ama hani bir söz vardır:'' Hayat ertelenemez!'' Son bir fırsat şöyle dursun düşlerin için ihtimal ki vaktin böyle bol olmayacak. O zaman hayatı dolu dolu yaşamalıyız...
Hayat acıdır, acıyı da sevdiğim için
Hayat benim ideolumdur...
Esat ÇİFTSEVEN
EYLÜL GÖZLERİN
Başımda bin bir düşünce
Erguvanlara dair
Ve yokluğun hercai menekşe
Eylül gözlerinde şehrin buğusu
Çekip gitmeliyim buralardan
Bu yağmurdan kaçmalıyım
Bu sızıdan
Tenime değmeden sükût
Ey şehir
Sen beni unut
Şehir, taş binaların kuyusu
Allahsıza kadar korkakların kuytusu
Başımda bin bir düşünce
Erguvanlara dair
Ve yokluğun hercai menekşe
Eylül gözlerin diriliş muştusu
27.09.2005
Zeki Erşen
YAZLAR HEP SICAK MI OLUR?
Yaz mevsimi mutlu ederdi eskiden beni. Bu mevsimin de geceleri çok güzel olurdu. Yazların göreceli olduğu zamana yetişemeyenlerdenim. Ben bildim bileli hep aynıdır yazlar. hiç değişmez bir özelliği var sanki. Solmuş koltuklar, modası geçmiş perdeler; Mevsimler aralarında bölüşmüştü bölgeler, şehirler... Yaz mevsiminin bu benciliği soğuttu bir çoğumuzu kendinden. Artık doğan o güneş içimizde derin bi boşluk yaratıyor sanki. Ve her zaman olduğu gibi uzaklaşmak istedik şehirden. Firuzan'ın 'Yaz Geldi' öyküsünü aklımıza getirdik. Herkes için her mevsim değerlidir. Bizim derdimiz başkaymış aslında! Yazlar da eskir biliyor musunuz? Nasıl ki insanın ömrü tükeniyorsa yazlar da yavaş yavaş gidiyor. Yaz bitmişmiş, öyle mi? Belkide öyle... Yazlar hain ve kısadır. (Bilmiyorsanız öğrenin) Yalan, hayır, yazlar günleri uzun mevsimlerdendir ve yazın günler kış günlerinin bir buçuk katına çıkar... Hepimiz biliyoruz ki kış ne kadar ağır geçiyorsa yaz da o kadar uçarı olur. Hani nasıl söylenir bilmiyorum; ama sanki fakir omuzlarda güven duygusu verir yaz, ömrünün ilk baharlarında da olsa kendini hissettirir bize, aldı gitti neyimiz kaldı yalnızlığımızdan başka. Yıldızlara daha yakın olarak başlarsın hayata. Yaz öylesine güven verici, açık, yaz tedirgin, yaz misafirperver... Güneş, belki bu yüzden de biraz daha sarı. Daha da korkutucu olmasın diye yaz herkesi kendine alıştırmasını biliyor. Sonra nasılsa öğreniyor insanoğlu, sıcağa, bir saçak altında güneşten kaçmaya, bir küçük serinliğin kıymetini. Kış, fakirle zengini çaresizlikte eşitlerken, yaz her ikisini de serbest bırakıyor. Belki bu yüzden çok seviyorum yazı? Çocuk gibi severim yazı. Mevsimim geldi ey asma dalları uyam artık aç gözlerini bir bak etrafına... Ey zaman mevsimim diyorum. Bugün içimde nasıl da yaz bitiyor diye bir hissi var. Ancak ısındı havalar demeyin yazlar çok çabuk geçer ve hiç farkında olmadan yaz bitiyor. Yaz bitecek. Böyle geçer ömrümüz. Zamanın acımasızlığına rağmen yaşlanıyoruz. Bir gün ölürüz hiç kimsenin haberi olmadan. Mevsimler hep insanları aldatmıştır biliyor musunuz? Nasıl geçti yıllar? Sanırım mevsimlerle geçti. Sonraki mevsim hep aynıdır aslında değişen bir şey yok. Değişen kim biliyor musunuz? Bizleriz yine. Fakat mevsimler dönecektir her zaman. Ömürler birikecek ve yavaş yavaş damlayacak uçsuz bucaksız pınarlara. Durmak olmaz biliyorsunuz, yaşamak lazım, tadını çıkarmak lazım geçmekte olan yaz'ın...
Necip Fazıl'ın ''ehirlerin dışından'' adlı şiirinde anlattığı başka şey mi?
Ömür de yazdan sayılmaz mı? Ömür nasıl haberimiz olmadan bitmekteyse, yaz da öyle şimdiden geçmekte değil mi? Yaz bir gün biter, haberimiz olmadan. Size de kaç defa böyle olmadı mı? Haberiniz olmadan ergenliğe adım atmadınız mı? Haberiniz olmadan bitivermedi mi, o ilk gençlik günleri? Haberiniz olmadan, sizi çevreleyen kalabalıkla, birdenbire düğünlerde buluşmadınız mı? Önce dedeleriniz, sonra arkadaşlarınızın babaları, nihayet akranlarınızı uğurlamadınız mı cami avlularından? Haberiniz olmadan çocuklarınız aşık olmaya, okul bahçelerinde, her kuşak yeniden gösterime giren bir filmin sancılarını çekmeye başlamadı mı? Diplomalar, işler, arabalar, yazlıklar derken, doktorlar asıl eskiyenin ve asla yenilenemeyenin siz olduğunu söylemeye başlamadı mı? Haberiniz olmadan girmedi mi dünyanıza, yakın gözlükleri, tahliller, perhizler? İçinizde bir gitmek duygusu diye devam ederdi...
Yollar bizden bir izdir
Ne duysak sesimizdir
Ne görsek benzer bize
Hiç şaşmayan bir saat gibi işler tabiat
Uyarak kalbimize
Mevsimler boğum boğum
Başı görünmez doğum
Sonu ölçülmez hayat diye devam ediyor Necip Fazıl'ın şiiri...
Hemen geçen yazlarla biten ömürler... Hepsi bu mu? Bu kadar basit mi demeyin? Evet basit. Hem de çok basit...
Esat ÇİFTSEVEN
BAYRAK
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü...
Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Sana benim gözümle bakmıyanın
Mezarini kazacağım.
Seni selamlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder…
Gölgende bana da bana da yer ver!
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar;
Yurda ay yıldızının ışığı yeter.
Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün
Gölgene sığındık.
Ey şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı;
Yüksek yerlerde açan çiceğim;
Senın altında doğdum,
Senin altında öleceğim.
Tarihim, şerefim, şiirim, herşeyim;
Yer yüzünde yer beğen
Nereye dikilmek istersen
Söyle, seni oraya dikeyim!
ARİF NİHAT ASYA
YARINA İNAT UMUTLA ANLAŞMAK...
Hep düşünürüzde yarını; ama bir türlü ona karşi bir şeyler yapmak gelmez içimizden. Çünkü içimizden dirhem dirhem de olsa bir şeyler eksiliyor bu anlamda da çekiniyoruz yarından. Ama bize düşen görevleri sadece tek başımıza değil bir toplu olarak ya da yarına karşı umutla anlaşarak yenmeliyiz yarınnın acımasızlığını... Yoksa merhaba mı demeli miyiz her yeni doğan yarına.Yeni bir güneş, yeni bir gün, yeni bir ay, yeni bir mevsim ya da ismini henüz bilmediğimiz bir zaman dilimini geçmeye başlarken. Tadını daha algılayamamışken. İlk selamı biz mi vermeliyiz. Beklemeli miyiz yarını! Yüzü asık bir merhabaya boyun eğme olasılığını göze almamak adına; bak diyoruz yüzümüz gülüyor. Sana taaa içimizdeki ilkbahardan bir merhaba gönderiyoruz yarın adına. Acil durum için karanlıkta sakladığımiz yüreğimizi, gün yüzü görmemiş karanlık dünlerle, özgürlüğü tatmadan hapsedilmiş yarınlarımızı, o tadı bilmediği için sıkılmamış yürekler, doğumunu bekleyen umutoğlu umutlu bir selam sana sana ey yarın. İşte doğdu yarın hemde umutlarımıza. Bir bebek gibi, masum, çıplak, anne sütüne aç, sevilmeye muhtaç bir biz geldik yarın haberi. Biz geldik sevgili yarın. Her saniye bizi çemberinin içine alan, acısına, tatlısına, hele kendisine güven olmayan yarın, adına güven olmayan yarın. Adın hayattır belki.Yaşamaya geldik sende. Öyleyse hadi kahkahalara boğ bizi, güldür, ağlat; ama insan gibi yaşat içinde bizi! Hissedelim yüreğimizde seni. Sinsice kaçıp gidişini, var olmayan değerini, lazımken yetmeyişini, fazlayken geçmeyişini anlamak adına güzel yarın... Anıları paketleyip ellerimize verişini, gözlerimiz görmesin, yüreğimiz acımasın diye yaraların üzerine perdeler çekişini. Merhametli zamanda yarın. İnsan acır, insan kanar; durmaz damarda akacak kan. Deli gibi aksın, deli gibi yaşasın umut dolu gönüller. Varsın açılan bir yaradan toprağa kan aksın. Ama yeter ki aksın! Durmasın! Yol buldukça çağlasın! Çağlayabildiği yere kadar...Nereye kadar! Küçük bir dilim bitene kadar! İşte biraz önce başladığımız dilim bir selam verene kadar bitti. Tadına varıldı mı yarının? Daha tadılmadık birçok lezzet başkalarına kaldı. İnsan. Gelir ve gider. Zaman, akmaya devam eder. Yarınlar hiç bizlere aldırmadan gelip geçer. Daha çok kişi selam eder yarına. Bize düşen dilimin adı ''hayat'' biter.Peki ya zaman? Ölümlerin de ötesine geçer! Mekana göre seyreder seyirini! Cehennem de geçer mi, cennette yeter mi bilinmez ama... Yarın sonsuzluğa erer mi! Yaratana akıl sır ermez çünkü... Var mısın umut? Var mısın bizi acımasız yarınla yarıştırmaya... Bize taze kanatlar takmaya... Bizi uçurmaya Zamanın donacağı yere kadar uçmaya var mısın? Zamanla yarış. Şeytanla değil, meleklerle yarış. İlk "selam'' bizden olsun tanışacaklarımıza. Selamın da adı umut olsun. Merhaba demeliyiz tabiiki yarına. Hem de en içten... En sıcak... En umutlu... Önyargılı olmamalıyız yarına dair. Düşmek için değil, uçmak için. Ağlamak için değil, gülmek için. Kaybetmek için değil, kazanmak için. Onun gülümsemesini beklemeden önce biz gülümsemeliyiz... Geçmişe üzülmek, geleceğe, kaygılanmak ve bugünü unutmak yerine şu anı yakalamalıyız. Çünkü yaşadığımız şu andır yarına dair olan zamanımız...
Dünün adını keşke koyduk bilmeden.
Şimdinin değerini anlamalıyız biraz sonra!
Yarınımız bugünümüzden pişman doğacak.
Düne başka bir isim gerek.
Umut gerek yarına...
Esat ÇİFTSEVEN
SEVEBİLME İHTİMALİ
Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan
Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam...
Ben seninle bir gün Veyselkarani'de haşlama yeme ihtimalini sevdim.
İlkokulun silgi kokan, tebeşir lekeli yıllarında
Ankara'da karbonmonoksit sonbaharlar yaşanırdı o zaman
özlemeye başladım herkesi...
Ve bu hasret öyle uzun sürdü ki, adam gibi hasretleri özlemeye başladım sonra..
Bizim Kemalettin Tuğcu'larımız vardı...
Bir de camların buğusuna yazı yazma imkanı...
Yumurta kokan arkadaşlarla paylaşılan kahverengi sıralarda,
solculuk oynamaya başladık..
Ben doktor oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla...
Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu pütürlü duvarlara ve
Türk Dil Kurumu'na inat bir Türkçeyle...
Ağbilerimizden öğrendik, S harfinden orak çekiç figürleri türetmeyi..
Ankara'ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu.
Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu haber bültenleri.
Oysa Ankara'da hiç sevişmedim ben.
Disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı benim..
Sınıfça gidilen pikniklerde kıçımıza batan platonik dikenleri saymazsak..
Ankara'ya usul usul kurşun yağıyordu..
Ve belli bir saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri.
Oysa hiç kurşun yaram olmadı benim
Ve hiç bir mahkeme tutanağında geçmedi adım
Çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm sadece
Sana şiirler biriktiriyordum fen bilgisi defterimde, ama sen yoktun
Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum, suni teneffüs saatlerinde
Okul servisi seni hep zamansız, amansızca bir lojman griliğine götürüyordu
Ben, senin benimle Tunalı Hilmi Caddesi'ne gelebilme ihtimalini seviyordum.
Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum.
Yaz sıcağı toprağa çekiyor da tenimin çatlamaya hazır gevrekliğini
Sonra otobüs oluyordum, kırık yarık yolların çare bilmez sürgünü
Ne yana baksam dağ ve deniz sanıyordum
Muş ovasının yalancı maviliğini
Otobüs oluyordum bir süre
Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum, yanağım otobüs camının garantisinde
Otobüs oluyordum
Bir ülkeden bir iç ülkeye
Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum.
Zap suyunun sesini başına koyuyordum şarkılarımın listesinin
Korkuyordum
Sonra iniyordum otobüsten
Çarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun,
ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk,
ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum.
Çünkü sonunda annem oluyordum, babam kokuyordum sonunda..
Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan
Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam
Ben seninle bir gün Van'daki bir kahvaltı salonunda
Ben seninle sadece bilmek zorunda kalanların bildiği
bir yol üstü lokantasında
Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan
Doğubeyazıt'ın herhangi bir toprak damında
Ben seninle herhangi bir insan elinin
terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim
Ben senin, beni sevebilme ihtimalini sevdim!
YILMAZ ERDOĞAN
HER ŞEYE RAĞMEN
Hayat neden bu kadar gariptir? Sadece garip mi? Bir o kadar da acımasız... Bazen kendince bir şeyler yapmaya çalışırsın; ama hep engellerle karşılaşırsın. Kalemi alırsın eline bir şeyler çizmek, karalamak ya da yazmak istersin... Tamam da neyi yazacaksın, kime yazacaksın... Hayatın acımasızlığını mı, sistemin bozukluğunu mu yoksa ben benim diyenleri mi? Sonra isteksizce burakırsın elinden kalemi, atarsın bir kenara kendini yıllanmış bir kağıt gibi. Ve belli belirsiz karanlık duygular kaplar içinizi. Bu duygularla düşünceye dalarsınız hiç ulaşılmaz dünyaların seyrine. Bir bakmışsınız dünyanın en iyi insanı, en zengini, kariyerli ya da otoriter... Hıhh hayat bu işte hiç te belli olmaz bir de bakmışsınız yapayalnızsınız, etrafında dost denilen insanlar sadece çıkar amaçlı yanınızdalar. Ve sonrası mı hayat? Boş bir karanlıkta yürümeye benzer öylece sonsuza dek... Benimde deger yarğılarım vardı dersiniz, isyan edersiniz. Bilmem yaşadıklarınıza mı yoksa sizi yaratana mı? Sizce? Artık hiçbir şeyin bu kadar insana acı vermedigini sanırsınız; ama yanılırsınız. Oysa dünyada insana acı verecek o kadar çok şey var ki hemde anlatılmayacak kadar çok şey... Zamana ve tüm yaşananlara rağmen yaşıyorsunuz. Her canlı gibi büyürsünüz, gelişirsiniz, düşüncelerinizi ifade edersiniz ne kadar kısıtlanmış olsada özğürlügünüz. Ve bu özgürlügünüzün ifadesi için yinede savaş verirsiniz hayatın acımazsızlığına rağmen. Sırf hayata inat olsun diye değil, kötü emeller üzerine kurulan düşünce saltanatları yıkılsın diye... İnsan bazen sevdiğini özlüyor hayatın bu garipiliğine rağmen yitirilmemiş umutlarla, yeşeren duygularla... Hayat neden bu kadar çok garip, acılar neden bu kadar sessiz, rüyalar neden bu kadar kısa?... Eskiden büyümek için zamanı nasıl geçirecegimizi düşünürken; oysa şimdi eskisi gibi mi? Hayır. Şimdi zamanı nasıl durduracagımızı bilmiyoruz. Her şer o kadar acımasız o kadar kötü ki insan yaşamaktan bile bazen bıkıyor... Unutulmasın ki her şeye rağmen yaşıyoruz...
Hayat bir insan için ağlamaya değmez
Zaten degen insan ağlatmaz
Eger yine de ağlamak istiyorsanız
Başınızı dik tutunuz ki..
Gözyaşlarınız aglatan kadar alçalmasın
Hissettiklerinizi dilinize dökseniz sevginizden korkarlar
Onlar için sizler olmasanız da
Sizin için onlar vardır...
Esat ÇİFTSEVEN
ÖMER HAYYAM
Şarap sonsuz hayat kaynağıdir, iç;
Gençlik sevincinin pınarıdır, iç;
Gamı yakar eritir ateş gibi,
Sağlık sularından şifalıdır, iç.
Can bir şaraptır, insan onun destisi;
Beden bir ney gibidir, kan o neyin sesi.
Hayyam, bilir misin nedir bu ölümü varlık:
Hayal fenerinde bir ışık pırıltısı.
Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi el alem!
Ömür defterinden bir fal açtım gönlümce;
Halden anlar bir dost gelip falı görünce;
Ne mutlu sana, dedi; daha ne istersin:
Ay gibi bir sevgili, yıl gibi bir gece.
Bahar geldi; başka bir şey istemem kafamda;
Hele akla hiç yer vermem bahar soframda;
Şarap, seninleyim bu mevsim, koru beni:
Söğüt ağacı, sen de ser gölgeni altıma.
Gece, gül bahçesinde ararken seni,
Gülden gelen kokun sarhoş etti beni;
Seni anlatmaya başlayınca güle
Baktım kuşlar da dinliyor hikayemi.
Düşünce göklerinin baş konağı sevgidir sevgi;
Gençlik destanının baş yaprağı sevgidir sevgi;
Ey sevginin sırlarından habersiz yaşayanlar,
Bilin ki tüm varlığın baş kaynağı sevgidir sevgi.
Bu uçsuz bucaksız dünya içinde, bil ki,
Mutlu yaşamak iki türlü insana vergi;
Biri iyinin kötünün aslını bilir,
Öteki ne dünyayı bilir, ne kendini.
Bu varlık denizi nerden gelmiş bilen yok;
Öyle büyük bir inci ki bu büyük sır delen yok;
Herkes aklına eseni söylemiş durmuş,
İşin kaynağına giden yolu bulan yok.
Seher yeli eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
Kopup dallarından toprak olmadalar her gün.
Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.
Güneşi balçıkla sıvamak elimde değil;
Erdiğim sırları söylemek elimde değil;
Aklım düşüncenin derin denizlerinden
Bir inci çıkardı ki delmek elimde değil...
SENİ SEVİYORUM
Ne güzel şey seni seviyorum demek
Sevdiğini söyleyebilmek ne güzel...
Her baharda, gece gündüz, her saniye
SENİ SEVİYORUM
SENİ SEVİYORUM
SEVİYORUM SENİ
Diyebilmek ne güzel..
Çünküsü yok, nedeni yok sevmenin
Zamanı hiç yok,
Dakikalar zaman üstü...
Utangaç bir gecenin kucağında
Yağmurlar vuruyor pencereme,
Aşkın vuruyor kalbimin kıyılarına
Gecenin bu çıldırtan yalnızlığında
Aşkın ayak seslerini duyuyorum yüreğimde
Ve hasretini içimde,
SENİ SEVİYORUM
Sesini duymak istiyorum uyumadan önce
Sabahlara kadar konuşmak,
Hiç kapatmamak telefonu...
Aynı düşlere uyumak sonra
Ve uyanmak aynı güneşe
SENİ SEVİYORUM
Daha bir güzelleştim son günlerde
Gözlerimin içi parlıyor
Kabına sığdıramıyorum aşkı.
Gülmek geliyor içimden
Sokaklarda koşar adım yürümek
Tanıdık, tanımadık herkese selam vermek,
Merhaba ülkemin güzel insanları,
Hepinize, hepinize merhaba
sizi de SEVİYORUM
Yağmuru, denizi, kokusunu toprağımın
Gök mavisinde güvercinleri, martıları,
Dağ eteklerinde gelincikleri seviyorum ateş kırmızısı
Bindallılarıyla köy kızlarını,
Ve elleri hamur kokan anaları
Hepsini sende seviyorum
SENİ SEVİYORUM
Senin sevdiğin gibi topluyorum saçlarımı,
Siyah kazağımı daha çok yakıştırıyorum kendime
Ve daha çok seviyorum limonlu çayı
Senin sevdiğin her şeyi seviyorum
Türkülerini memleketin,
feneri, kara kartalı senin için,
Davamızı ve şiiri sende seviyorum.
SENİ SEVİYORUM
İyi ki doğdun iyi ki varsın.
Doğum günün kutlu olsun
SENİ ÇOK SEVİYORUM
SENİ ÇOK SEVİYORUM
Yaşamaksa seni sevmek,
Ben hiç ölmedim...
SENİ SEVİYORUM!
Şebnem Kısaparmak
SENİ SEVİYORUM
Duyuyor musun birtanem? ?
Dün gece yine sendin aklımda
Bir hüznün çıkmaz sokalarında
Gözyaşı oldu hasretin
Ilık bir buse gibi süzüldü yanaklarımda
Yanaklarım kırmızıydı, küskündü aynalara
Ne zaman karşılaşsak sen bakardın onlardan
Başıboş hoyrat aynalardan
Önce ilk sarıldığımız yere gitti duygularım
Bu gün gibiydi yaşadığımız küllenmemişti
O bir ömürdü sanki, ölmeye değerdi
Sonra gözlerin geldi aklıma, güzelliğin
Başımı döndüren mey gibiydin sen
Şelaleler akardı içime gözlerinden
Ardından öksüz kalırdım sanki giderken
Yinede yorulmazdım sensizliğe
Sensizlik ki darağacım, sensizlik ki paramparçayım
Ellerim seni arıyor bu gece, gözlerim gözlerini
Şarkılar hüzünlü, şarkılar buruk
Yoksun ya bu şehir yorgun, bu şehir vuruk
Seni arıyorum inadına gecelerde
Karanlıklar üstüne yemin ederim
Işığım sensin! !
Seni seviyorum birtanem diyorum söyletensin
Basit bir aşk öyküsü değil ki bu
Saman alevi değil ki
Cehennem alevi sanki susuzum
Sensiz mutsuzum
Artık sabah olmayacak uykusuzum
Artık sensiz yaşanmayacak
Yaşıyor sanma beni sadece varsayımım
Sana bağımlı varlığım
Yokluğun ise tükenişimdir
Bir umudu katleder bin umudun olurum
Senin gibi ulaşılmazdır benimde gururum
Duyuyor musun birtanem? ?
Dün gece yine sendin aklımda
Aldın aklımı başımdan gittin
Canımı da aldın yüreğimden
Canımdın sen! !
Vazgeçilmezim, tartışılmazım
Yalnızlığımın sebebi, acılarımın denizi
Esirinim işte bu gece vakitleri
Kollarımda sensizliğin kelepçeleri
Yüreğimde sevdanın zincirleri
Bağlanmışım sana ayrılamam
Görmeden yaşayamam o gözleri
, Bir gemi kalkıyor rıhtımdan
Dinle bak sesini, bu son seferi
Veda türküsüne benzer düdük sesi
Ardından mendil sallayanlar
Boşuna aslında boşuna ağlayanalar
Dönüşü olmayacak bu yolculuğun
Bende gidiyorum birtanem, umutlarım yanımda
Geriye bıraktığım limandaki ayak izleri
Ve haykırışım enginlere
Sen; dalgalardan dinle artık sesimi
Sahilde bekle beni
Bir garip martı görürsen gözleri yaşlı! !
Randevusu varmış gibi ecelle telaşlı! !
Bil ki; bir tutam sevgi yolluyorum sana
Bil ki; ağlıyorum uğruna
O zaman son kez de olsa hatırla beni
Cansız bedenime can istiyorum
Canımsın sen
SENİ SEVİYORUM
Ali Aydoğdu
Bir Ayrılış Hikayesi
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl?
avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya,
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl?
kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beşyüz
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana...
Ve artık
biliyorum:
Toprağın
Yüzü güneşli bir ana gibi
En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini...
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olanın parmaklarına
başımı kurtarmam kâbil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak...
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...
Nazım Hikmet Ran
|
|
|
|
|
YİNE BAYRAM...
Ve yine bir bayram daha böyle geçti. Sevdalı yürekler yine ayrı geçiriyor bayramı... Ama onlar hiçbir zaman umutlarını yitirmiyorlar, kavuşacakları günü dört gözle bekliyorlardı. Ki bu beklemeyi de bir sevenin feryadı olarak yazılmış bir yazıdan gözlemleyebiliyoruz. Bende bunu sizlerle paylaşmak istedim...
''Merhaba gülüm...
İnan ki nasıl ve nerden başlayacağımı bilmiyorum; ama benden arkadaşlığımızın bir simgesi olarak konuya balıklama atlamak istiyorum...
Bunu sana yazmamdaki amacım bir bayramın daha sensiz geçtiğini bilmeni istememdir ve birazcık olsun beni anlamandır. Bilmiyorum seni sevdiğim için mi, yoksa sana bağlandığım için mi sensiz geçen bayramlar bana böyle acı verir? İnan ki günlerce bu sorunun cevabını aradım. Sonuç mu? Koskocaman bir hiççç... İlk defa bu kadar çaresiz kaldığımı hissediyorum. Belki sen bunu okurken bile içinden kısık bir sesle gülüyor olabilirsin; ama içimde sana anlatacak o kadar çok şey var ki hepsini şu an dile dökmek imkansız gibi bir şey. Beni anlıyorsun degil mi? Bir keresinde hiç farkında olmadan yine böyle bir bayram sabahı masanın başında oturmuş seni düşünüyordum daha doğrusu ikimizi düşünüyordum. Herhalde yaşadıklarımız bir rüyaydı diyordum. Sonra dışarıya fırladım bir deli gibi ya da yavrusunu kaybetmiş bir anne misali... Biliyordum yine sensiz geçecek bu bayramlar, bu günler; ama ne yapayım dayanamıyorum... İnan ki ne yapacağımı bilmiyordum. Eve dahi dönmek içimi parçalıyordu. Yaşadıklarımı hiçbir şeye benzetemiyordum. Hayır hayır bu ben değildim. Yaşayan içimdeki sendin. Sevmenin ne kadar acı olduğunu bilmek yetmezmiş gibi her bayram gelişinde de tekrar yaşıyorum... İlk defa yaşadığım mekan benim kadar yalnız kalmıştı. Yalnız kalmaktan korkuyordum bir çocuk misali. Yaşarken ölmek buna denirmiş meğer. İlk defa arkadaşlığın, sevmenin ve de sıcaklığın ne demek olduğunu seni sevdiğimde anladım. Artık benimde hayata inat, uğruna her şeyi feda edebileceğim, sevebileceğim bir arkadaşım vardı diyordum. Benim için halen varsın. Unutma ki var olan bir şeyi yok etmek imksansızdır. İşte sende benim imkansızımsın. Bunu sana yazarken bile bazen hangi satıra yazacağımı unutuyorum; çünkü gözlerim doluyor, ellerim titriyor, kalemi tutamıyorum; hıçkırıklara boğulduğumda da kelimeler ağzımdan kekemeli kekemeli çıkıyor, yanaklarımdan kurumuş gözyaşları süzülüp kalıyor ne yapacağımı bilmiyorum. Bütün bunları bir sitem olarak sanma. Ne bileyim işte öyle bir şey... Ben hep derdim sevmek paylaşım ister, sıcaklık ister... Yanılmışım meğer. Meğer sevmek: '' Seni seviyorum'' kelimesinin altında saklıymış. Her şey bu kadar basit mi, bu kadar ucuz mu? Hayır hayır inanmamı bekleme benden...
O kadar çok şey yaşamadık belki seninle. Herkes gibi bayramlarda el ele tutuşup sevgi sözcüklerini söyleyemedik birbirimize. Bence bunun pek fazla bir önemi yoktu. Önemli olan bizim birbirimizi sevdiğimize inanmamızdı. Ki bu böyleydi. Hııı sence? Şu anda yanlış bir şey yapıyorum. Ne yaptığımı sorarsan? Seni unutamayacağımı bile bile seni seven bu kalbimi seni unutması için zorluyorum; ama nafile. Çünkü dünyama girmene engel olamadım şimdi ise zorla da olsa seni çıkaramıyorum... Oysa sevmek sadece beraber olmaktı derler; ama öyle değilmiş. Sevmek yanmakmış büsbütün yalnız akşamlarda. Şimdi bunları bana niye anlatıyorsun deme çünkü her bayramın böyle sensiz geçmesi içimi parçalıyor. Her nereye baksam hep sen hep sen. Artık anladım ki isyanlarım boşuna, ne ağlamakla çözüm bulunuyor ne de yalvarmakla. Niyetim de sana duygu sömürüsü yapmak değil beni anlamanı istememdir... Bırakalım sonumuz her nereye varacaksa varsın yeter ki biz mutlu olalım...
Bunu sana yazmamak için kendimle çok savaştım; ama beceremedim. Çünkü içimdekileri paylaşmak istiyordum. Artık taşıyamaz olmuştum o duyguları. İnan ki son kelimeleri yazmak bile çok güç geliyor. Anlatacak o kadar çok şeyim var ki daha inan ki ne yapacağımı bilmiyorum. Neyse fazla saçmaladığımı da biliyorum. Ayrıca seninde başını ağrıttım kendi derdimle. Bilmiyorum seni tekrar kazanmak hayal olamasa gerek. Bunun için hep savaşacağım. Seni benden aldı diye hayata hep düşman olacağım. Öyle inanıyorum ki hayat sevenleri ayıracak kadar güçlü değildir... Biliyor musun gölüm seni tanıdıktan sonra artık şiir yazmıyorum. Çünkü şiirle paylaştıklarımı hepsini sende buluyordum. Hemde bu kadar maviyken gökyüzü. Hayatta belki inanmayacaksın; ama hiçbir şeye bu kadar üzülmedim. Bilmem daha söylersem içimdekileri dinlemeye çalışır mısın ya da anlatmaya zamanım yeter mi? Eskiden geceleri saat 6:30'dan sonra korkardım. Çünkü heryer karanlık olurdu; ama seni tanıdıktan sonra artık korkmuyordum. Varlığın bile bütün korkuyu silmeye yetiyordu. Her gece yatarken yıllanmış fotoğraflara ve de tozlu aynalara bakmaktan bıktım. Sen bunu ister bir yalvarış, istersen de bir sitem olarak değerlendir; ama ben buna büsbütün aşka mahkum olmuş bir sevenin faryadı diyorum. Neyse benden de bu kadar. Şimdi bitti mi diyeceksin anlatacakların? Hayır derim daha çok şey var anlatmak istediklerim...
Yemin ederim artık yazamıyorum. Kalemi tutacak gücüm kalmadı. Son feryatları yakarırcasına geri dön diyorum. Her nerede bittiyse ordan başlasın istiyorum. Şunu da unutma şimdi gelemezsen bile hep bekleyeceğim...
Esat ÇİFTSEVEN
EYLÜL
Kaldırımlar sessizdi
Aşk yağmur olmadan önce
Sonra geldin
Ve anlam kazandı tüm kelimeler
Eylüldü
Biterken başlayan yerdeydi adın
Soğuk düşlerimdeydi geceler
İhanet suskunluğunda
Aç köpekler ısırırken karanlığı
Dört duvar arasındayken masum bir çocuk
Kentin solgun yüzüne
Turuncu resim çizdi göçmen kuşlar
Yağmur bulutları çokça
Eylüldü
Biterken başlayan yerdeydi adın
Kaldırımlar biterdi
Aşk, sen olmadan önce...
Ankara - 02.06.2005
Zeki Erşen
YALNIZLIK...
Yalnızlığı nasıl ifade edersiniz sorusunun hangimizin zihninde yer edindiğinin farkında olmamak elde değil. Bu soruya cevap vermek için nerden başlanacak bilinmez; ama anlatılanlara bir simge oluşturmak için konuya balıklama atlamak bence daha anlamlı olur... Yalnızlık sadece tek başına monoton bir şekilde yaşamak mı ya da psikolojik bozukluk içinde olmak mı ya da onunlayken onsuz olmak m? Bilmiyorum sizce hangisi olduğunu, nasıl ifade etmek gerek siz bulun diyecegim? Fakat bilmenizi isterim ki yalnızlık, kendi sesinden başka hasret odanda dört duvarın hareket edip üstüne üstüne gelmesi gibidir ya da dizeleriyle ucu sivri bir yokoluşun ruhunun kalbine acıta acıta batma sürecidir bence. Ama yalnızlık, başka insanlardan çok kendinden koşarcasına belkide hatırlamak istemediğin bir anıdan kaçmaktır; ama unutulmasın ki herzaman görebilirken dokunamamak, her an kokusunu hissederken koklayamamak, konuşabilecekken konuşamamak yani hem bir o kadar yakın ve hem de bir o kadar uzak kalmaktır... Bazen öyle durumlar olur ki ister yalnız ol istersende yalnız olma; ama yinede yazmak istemez insan; kelimelerin taşıyamayacagı agırlıklar oldugunu düşünür. Cümle kuramaz, kurar kurar da bozar yine. Çünkü hiçbir cümlenin tam olarak dogru ifade edebilecegini düşünmez o zaman... İşte biz insanların bu sorunu herzaman süregelmektedir. Nedendir kaynaklanıyor bütün bu sorunlar?Belki anlamdırmakta bir anlamda imkansız olur; ama bunlar belkide bir kalemi kızmak, kağıdı yırtmak, bilgisayarı devirmek, tüm mesajları silmek ister bazen. Susmak ister, yorulmak, dağılıp paramparça olmak ister. Büyük bir yorgunlukla derin bir uykuya dalmak, derin bir susuzlukla, kana kana sular içmek, dağılıp paramparça olup yeni baştan doğmak ister o zaman insan yalnızken... Ama bir anlamda da bunlar cesaretsizlikten, kabiliyetsizlikten ya da ''ilahi kaderden'' yani her işlevi yapar gibi görevini bir asker gibi yerine getirirsin; ama olmaz. Bunda da kaderci olmak istemem doğrusu. Unutulmaması gereken bir şey daha ısrar sonuç getirir. İşte yalnızlıktan, hüzünlü, hüsranlı günlerden kurtulmak ya da çeşmi siyahlarla beraber olmak istiyorsak kendimizi bilerek, kendimize ve onlara değer vererek bir sonuca gidilmeye çalışılmalıdır... Gerçektir, herkes gibi olacaktır. Duygu yüklü treni kaçıracak, istasyonda tek başınıza kalacaksınız. Oysa hep yalnızlığı başka yerlerde ararız biraz olsun da kendi içimizde arasak ya yalnızlığı bence o zaman işin gerçek sorumlusunu bulmuş oluruz... Size küçük bir gerçekten bahsetmek istiyorum... ''Bir aralık gününde, dünyanın bile sanki sonsuz bir hüzne boğulduğu bir günde nasıl mutlu olayım ki , nasıl içimde gülücükler açsın, nasıl harap ve bitap olmayayım ki?... Sevdiklerim, yine sevdiklerim geliyor aklıma. Nasıl gelmesin ki aklıma. Bir alkonman gibiyim. İçtiğim her bardak yemen çayında, bir bardak suda, yediğim her lokmada, her kokladığım kokuda, her aldığım nefeste ve de kalbimin her atışında onlar vardır. Lakin öyle uzaktırlar ki bana. Aslında o kadar da uzak değiller bana; ama bir anlamda da uzaktır. Bir an diyorum unut. Unutta kahpe felek utansın; ama ne fayda. Kalbime yeniğim yine, yine kendime söz geçiremedim... Vur kahpe felek sende vur. Düşene bir tokatta sen at, tadını çıkart. Ve birgün unutma kıştan sonra bahar gelir; ama bahar benim bayramım olacak o zaman. Buna inanıyorum. Ya kendimdeki onları dışarı çıkaracam diyorum bir anda; ama hayır hayır diyorum çıkarmayacagım. Bu günlere, bu ızdıraplara katlanıyorsam unutmayacağım''...
Emin olun ki sevda denizimiz buluşacak birgün ve bizler yitirdiğimiz sevdalarımıza kavuşacagız işte o gün zamansızlıgımızda bizden uzaklaşan yalnızlık ellerinden kurtulmuş olacagız ve bize uzanan yardım ellerinden korkup kaçmak yerine birlükte el ele özgürce koşabilecegiz belkide, dostluklar hayatın acımasız oyunlarına karşı savaş verirken kimbilir biryerlerde özgürce yaşatacak yitirdigimiz dostluk denizi bizlere kimbilir bu sefer saklanacak çok şey bagışlayacaktır... Çok zaman geçmiş çok sular akmış nehirden ve yıllar su gibi geçmiş,zaman yalnızlıkları türpülemiş. Masal bitti, bu asi yürekler büyüdü artık. Kah ağladı kah güldü, hayat ögretti aglarken gülmeyi ve bizlere de düşen bu gülmeyi hayatın kıskançlıgına ragmen bu gülmeyi sürdürmektir. İşte bu anlamda asla yalnız kalmayın ve hiçkimseyi de yalnız bırakmayın...
Birine yakın olmayı istiyorsan...
Önce uzak kalmayı ögrenmelisin...
Esat ÇİFTSEVEN
AŞK
Sevgilim sabahın erkenini seviyor,
ben geceyi ve esmerliğini onun,
o dorukları sevior, korkuyor bundan
ben rüzgarla buluşan tepeyi, tuhaflığı,
ona bir yeşil gülümsüyor,
ben, hayatı delice sevdiysem nasıl,
diyorum, seni de öyle.
O kendi boşluğunda oyalanan günlerde
canı sıkılan bir çocuk gibi uyuyor,
ben göğe bakıyorum geceden,
kendi çukurunu bulmuş deniz gibiyim
diyorum, yanında,
o sabahları eğilip öpüyor denizi.
Çıplağın çıplağımda, rüzgarın dağımda olsun,
esmerliğin gecemde, öyle kal.
"Bulutlara bak, gidiyorlar, hızla" diyorsun,
yağmur bir yalıyor yüzümü,
bir duruyor. Sabahları eğilip yüzüme
öpüşün geçiyor bir, bir duruyor aklım.
Su ve rüzgar, dağ ve doruk, sonsuz hepsi,
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür, ölüm geliyor aklıma bir
bir, çıplağın çıplağımda.
Rüzgarın dağımda olsun esmerliğin gecemde
öyle kal, sana sonsuz sarıldığımda...
Her insan gibi şairlerde, yazarlarda, eleştirmenlerde, yorumlayıcılarda, amatörlerde... kendilerini anlatan ya da kendine adamış bir şeyler yazarlar. Bunu yapmalarındaki amaç içindekileri birazcık olsun anlatmak, dökmek, paylaşmak... isterler. Yani bir anlamda hayata yetişmek, diğer varlıklarla bir olmaktır asıl amaç. İşte bende bunlalardan birini yapmak istedim. Belki birazcık egoistçe oldu; ama bir anlamda kerkes gibi bende içimdekileri siz degerli okuyucularla paylaşmak istedim...
İŞTE İÇİMDEKİ BEN...
Korkunun hiç uğramadıgı, cesur yüreklerin olmadığı bir yerdir benim yüreğim... Hüzünler sahipleri bilinmeyen gözyaşları gibi içime damla damla akar yani hangi dilde aglıyorsa insan işte o dil ana dilidir ayrılıgın. Ben yandım, kalbim kül oldu eski bir sevdanın yangınında. Karanlıklar çöker sahipsiz daglarıma, pusular kurulmuş sabahlara ve ben bir sonbahar sabahında gözlerimde tüterken tatlı tatlı rüyaları boşveririm hayatı, her şeyi.. Hayatımın baharını yaşıyordum bu acı çektigim günlerde. Tel tel çözülürüm, eririm agır agır. Artık benzemiyor hiçbir tavrım kimseye ve seni konuk ederim her gece rüyalarıma. El ayak çekilir oldu dar sokaklardan, nasıl bir akşamdır ki, karanlık çöker omuzlarıma. Sen geçerdin her zaman bembeyaz, yemyeşil önlügünle bogazın masmavı, serin, yeşil sularından. Bana baktıgın zaman dokunurdu ıslak gözlerime menekşe gözlerin; ama yine de anlamazsın ey şehir o isimsiz gülleri benim gönderdigimi... Saf, beyaz dumanın seke seke kurdugu bulut dansından sonra henüz yaşanmamış bir hayat doguyor mavi bir buluttan birgün ansızın. Bir karanfil düşer parmaklarıma, çardak altında çaylar demlenirken ikindilerde. Uzaktan ev ev, minare minare köyler seçilir kurdugum düşlerde. Yani sevda eski bir türküdür kulagıma fısıldanır. Neşeyle şarkılar söylenir varlıgında... Her dogan gün bir nur gibi dökülür yüregime, basmış kanlı çizmelerle topragına, bir defa çignenmiş kara kalpaklar, temiz duvaklar. Susar o zaman minarelerde mübarek ezan, yüregim bir mahkum gibi vurulmuş prangaya ... Üzülüyor bu halime benim boynu bükük kaldırımlar yoklugunda, sapsarı yüzünü, gözlerinde bugulanan gözyaşlarını görürdüm. Hep düşündüm günlerce, aylarca ... Dinmeyen hıçkırıklarla agladı hatıralar. Ki bu hatıralar senden başka her şeyi unutturdular, yıllarım dizlerinde rüyasını bile unuttu... Kadehleri kırılan oyuncaklarda görürdüm dökülürdü ayagından çarık, sırtından elbise, kaderi ise alın yazısından okunurdu... Karışmış çocuksu duygular yüregimde, korkuyla çocuklugumu çınlatır kulaklarımda, vapur düdükleriyle beraber. Yine aklım karıştı dur biraz. Yüregim kaç gündür sensiz sızlayıp duruyor; ama bunu söylemeye dilim varmıyor. Adını haykırmak istiyorum bütün gücümle herkese. Her hecesi acımasız, amansız bir kordur dudaklarımda, her herfine yıllardır şimşekler ile yarıştım, zindanlara karıştım, ölümlerle tanıştım, Adın okundu mu ya da duyarsam adının ilk harfini, anlaki sözcükler yürüyor dudaklarıma.. Aglama artık bugulu yüregim, çaglayanlar akıtma gönlüme, sus... Yalnızlık gökyüzünü bir perde gibi kaplarken, güneşte geri çekilmişti korkan bir çocugun titreyen yüregiyle... İşte böyle bir yerdir benim yüreğim...
Esat ÇİFTSEVEN
FELLUCE: MAHŞER MENZİLİ
Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Aragon
sana bir sır söyleyeceğim
aç yüreğini
burası benim vatanım
ölmek de yaşamak da
benim hakkım
ve en çok bundan dolayı
sana burasını cehennem
bana yine cennet vatan yapacağım
sana bir sır söyleyeceğim
aç yüreğini
yaşadığın her an
mahşer menzilimdesin
soluk aldığın her an
mahşer menzilimdesin
sana bir sır söyleyeceğim
aç yüreğini
burası benim vatanım
camiler kenti: felluce
ben bağımsız yaşarım
ben anasız yaşarım
ben babasız yaşarım
ben oğulsuz yaşarım
ben kızım olmadan yaşarım
ama vatansız yaşayamam
sana bir sır söyleyeceğim
aç yüreğini
unutma
benim öldüğüm yer de vatanım
ya senin
ve sen
petrolsüz yaşayamazsın
yapamazsın yaşayamazsın
öfken hayalet öfkem gerçek
öfkem gerçek öfken hayalet
ölmek ve öldürmek benim için onur
senin için utanç
senin için yüz karası
sana bir sır söyleyeceğim
aç yüreğini
sen uyut dünya uyusun
sen uyut insanlık uyusun
ama ben uyanığım
ama ben direneceğim
işte kefenim bedenim
sana bir sır söyleyeceğim aç yüreğini
felluce içinde redif sesi var
bakın yüreğine acep nesi var
beni duymayana dostlar
hepten âhım var
sana bir sır söyleyeceğim
aç yüreğini
mahşer menzilindesin
mahşer menzilindesin
sana bir sır söyleyeceğim
aç yüreğini
bayram bağımsızlığımladır
T. Asi BALKAR
YAŞAMAK...
Hep bir kaçıştır yaşamak. Bezen bulunduğunuz yerden, bazen içinde yaşadığınız mekandan, bazende kendinizden bir kaçıştık yaşamak. Peki bu kaçıştan meydana gelen nedir hiç düşündünüz mü? Geride kalanlara rağmen, kendi kendinizin soyutlamalarınızı hayata geçirmenize rağmen yinede hiçbir şeyi degiştiremiyorsunuz. Olan olmuştur dersiniz ve bırakırsınız; ama sonra nedendir bilinmez ama hep bir yerlerden patlak verir hayat ve siz bütün bu olanlara rağmen kendinizi hayatın oyunlarının içinde bulursunuz. Hayat çok gariptir ya da bir uçurum gibidir. Bence hayat tamamen karanlık bir geceden ibarettir. Sizce?... Bir düşünün kendi yuvalarından uçan o minik kuşları, bir düşünün sımsıcak yataklarını bırakıp gelen gençleri... Hepsinin bir tek amacı var; okumak ya da hayatın o acımasız kişiliğine rağmen ona karşı söyleyebilecek bir çift söze sahip olmak. Gönüller tazedir, kaybedilecek çok şeyleri vardır ki geride bıraktıkları yüreği yanan sevenler onlardan sadece birkaçıdır. Peki soruyorum ben sizlere; Gittiğiniz yerlerde umduğunuzu, istediğinizi buldunuz mu, hayatın çirkin oyunlarına rağmen kendinizi ifade ettiniz mi, ya da düşündünüz mü hiç bütün kötü olaylar sadece bizi buluyor diye? Kimbilir belki öyle; ama bir anlamda bu kaynaklanmıyor mu? Nasıl mı? Belki bütün olaylara karşı akıllıca bir çözüm yolu bulduğumuzdandır ya da çevremizde bize yanaşan insanların sadece ama sadece birazcık güleryüz gösterdiklerinden dolayı onlara güvendiğimiz mi? Hayır hayır aslında öyle değil ya bizler hiç düşünemiyoruz ve herkese karşı iyi olmaya çalışıyoruz ya da bizler çok safız, yanılıyor muyum? Kendi kendime düşündümde, hep biz mi hayatın o anlamsız sorularına cevap arayacagız? Birgün olsunda hayat bize sırların, soruların çözümünü sunmayacak mı? Bunun için her zaman bir kaçış süresi mi yaşamalıyız? Sorulan soruların ve hayatın o çelimsiz kuytularını bulalım diye mi? Yok yok aslında bu bir soru cevap arayışı değil hayatın anlamını bulmak içindir bu kaçış... Her gidilen yer birer girdap gididir. Hele birde zayıfsanız, kimsesizseniz hiç ama hiç acıması gelmez hayatın insana. Erirsiniz, kaybolup gidersiniz... Kimbilir belki birçok şeyi feda ederek gelmişiz buralara ya da bir çok şeyi bulmak için kimbilir...
Esat ÇİFTSEVEN
ÇINARI YIKMAK İÇİN BALTAYI KÖKÜNE VURURLAR
Çınarı yıkmak için
baltayı köküne vururlar.
evi yıkmak için
sokarlar kundağı temele.
Kartal uçmaz olur
kanadı kırılınca.
düşünebilir miyiz
başımız vurulunca?
Onlar köküdür memleketin,
dallara yürüyen su
bu kökte saklıdır.
Onlar umudun temeli,
onlar kanadı hürriyetin,
halkın aklıdır.
Kaç kere kaç yerde baltalandı kök
yürümez oldu su
dallar kurudu.
Kırıldı kanat
öldürdüler aklı;
Ve sonra yolladılar insanları salhaneye.
Çünkü böyledir
asrımızın gerçeklerinden biri.
Nâzım HİKMET
GÖZLERİN YOK YAĞIYOR AVUÇLARIMA BOZKIZ VAKTİ
Beni bir bozlak vakti
Bozkırın türküsüyle çağır
Yum gözlerini kekiklerin içinde
Dağların bulutlu kokusunu
Bir derin yıldız gibi çek içine
Titrerken ellerin nergizin acısında
Beni bir çay vakti
İnce belli bardakla gelen
Turnanın kanadına yaz
Ve
Özgürlüğün damarlarında dolaştığını
Ardına düşerken güneş
Göç vakti sunaların
Yürü kendi içinde
Bana Nemrut'u uzat
Öpeyim kınasından
Beni bir telaş vakti
Gece yalnızlığınla an
Pencerene oturmuşken samanyolu
Dönülmez patikalardan çağır beni
Gözlerin yok yağıyor avuçlarıma
Tutamıyorum yıldızın kuyruğundan
Korkuyorum gözlerin cama düşer sonra
Sonra dağların kekik kokusu gelir
Turnalar gelir ardı sıra
Güneş gelir
Sunalar gider diyarına
Damarlarımdan kan gider
Tenha beyazlık büyürken içinde
Bana Köroğlu'nu uzat
O en güzel cengini
Öpeyim Ayvaz'ından
Bir yürek vakti çağır beni
Uzan bozkırın türküsü boyunca
Yalnızlığın eyleminde
Tek başına
Kalem kağıda değmeden
Uzanmadan Akdeniz'e Toroslar
Suskunluğa sar beni
Sana bir duman beyazıyla gelebilirim ancak
Unutma bir duman
Elif miktarı
Elif elif
Asırlara yürüyen bilge hücrelerden
Haydi bana Anadoluyu uzat
O en sevdiğin mevsimi
Öpeyim bozkırından
Ankara - 19.08.2001
Zeki Erşen
SENİ SEVİYORUM
NEDEN Mİ? ...
Şafağın her söküşünde
Saçlarından hayata asılmamın tek nedeni sen varsın
Unutma! ...sana tutku halinde bağlanmam için
Milyonlarca sebebim var....
Şu çirkef dünyada tek parıltı sensin
Ünlü bir heykeltıraşın spatulasından çıkmış gibi
Fakat...sönük bir parıltı değil..
Güneşin tüm ışıklarını silik bırakan bir parıltı
Şu kuru ayazda içimi yakan bir volkan gibisin
Cayır cayır esiyorsun
Yüreğime işleyerek..
Sonrada çekip gidiyorsun
Ne zaman yaktığını ne zaman geldiğini fark etmeden...
Seni Seviyorum
NEDEN Mİ? ...
Saçlarını gözlerini....seni düşünmekten başka bir şey gelmiyor içimden..
İnan öyle tabi bir duygu ki...
Yüreğimin kuyularında
Sanki dünyaya gözümü açtığımdan buyana var..
Biliyorum bu duygu ortaya çıkmak için seni bekliyordu...
Olmadığın bir anı çektiğim nefesi önemseyemiyorum...
Sensiz...bu yalan çorak alemde olmaktansa
BİTİŞİMİN...soğukluğuna Asılmayı
ASLA! ...saçlarından hayata asılmamaktansa
Şu iğrenç çirkef dünyaya sırtımı dönmeyi Akıl bilirim...
Seni Seviyorum
NEDEN Mİ? ...
Kulağımda ne zaman bir aşk şarkısı işitsem
Melodilerde sen akıyorsun
Ne zaman nostalji bir aşk şiiri okusam
Damlayan mısraları hep ama hep..
Saçlarını gözlerini getiriyor bana..
Bilmelisin...her an yanımdasın
Seni hissetmem görmem için bir an düşünmem yeterli..
Zannedersem ilk defa bir kızın kokusu yüreğimde fırtınalar estiriyor..
Kendi kendime ferhatın aslıya aşkındaki gibi
O damı..bu tatlı ten kokusuyla avare olmuştu diyorum...
Seni Seviyorum
NEDEN Mİ? ...
Gözlerinde ki milyonlarca parıltı
Karanlığın zulüm yanını darmadağın edip geçiyor
Seni süzerken, kendimi güneşi yukarılardan seyrediyor gibi hissediyorum...
Ruhum sana ait
Hiçe sayıp kaldırıp bir kenara atabilirsin
Yüreğinin içine de alabilirsin
ALLAHIM! ...
Bebişimin yüreğinin en derin kuyusunda olmak istiyorum...
Seni Seviyorum
NEDEN Mİ? ....
Belli sen busun
Fakat sen beni
Ben olduğum...öyle yada böyle olduğum için seviyor musun...
Söyle bunu kim bilir
Saçlarını okşamayı
Saçlarımı okşamanı
Boynuma atılışlarını..buselerini
Tenini koklamayı
Sarılıp sarılıp kopmalarını
Seni seviyorum
Bir yıldız gibi gözlerimin önünden kayıp giderken
Sahte dünyada cennette gibiyim
Sadece bir vakit elimde tutuyorum o cenneti
Bilmem bir müddet sonra ne olacak
Kim bilir rezil edip kopup uçup gitmiş olacak
Seni SEVİYORUM
NEDEN Mİ? ...
Bir çok kız için ısmarlama şiirler yazmıştım
Bu bana hep ters gelmişti..
Fakat şu an
Senin için binlerce dize yazsam az geliyor...
İçimde hep bir ülkü var
Bilmem...kim bilir bu şiiri yanından hiç ayırmazsın
Yada beraberinde kan kırmızısı bir gül goncasını..
ALLAH tüm güzellikleri yaratırken
Eminim seni en nadidesi olarak yaratmış
Kır çiçeklerinden güzel
Gülden narin
Menekşeden şeker
Kardelenden daha güzel kokulu
Seni Seviyorum
NEDEN Mİ? ...
Eşsiz haline huriler gıpta ediyor
Sahte alemde ise
Beşeriler arasında..
Zannedersem...bir ben...yada bir iki şanslı..
Bu güzelliği algılayabiliyor..
Ömür bitene kadar
Mahvolana kadar
Yanında kollarında saçlarında asılı kalsam
Bunu hissediyorum bu bir işkence olur
En çok yüreğinde senle olamadığım için
Seni Seviyorum
Neden mi? ...
Hayal mayal olsa dahi
Düşüncelerimde aklımda seviliyorum fikri bile
Senin gibi eşsiz bir varlık tarafından beğenilmek sevilmek
Bu budalayı ömrü boyunca mutlu edebilecek kadar,
Muhteşem, eşsiz, güzel ve bir o kadarda ASİL...
Tatlım bebişim seni anlatmaya bak mısralar bile yetmiyor..
Düşünüyorum şu yalnızlığımı gün ışığına atmadığım odamda
Acaba kaç insan seni sana dünyaya anlatmak için
Milyonlarca dizeler yazdı....
Seni Seviyorum
NEDEN Mİ? ...
Bir tebessüm ay ışığında, tek aydınlığım
Bana her şeyi ama her şeyi bir kenara attırıyor
Gülüşünde, gözlerinde, takılıp kalıyorum
Sadece izleyip tadını çıkartma duygusu alevlendiriyor..
Ah! ..bebeğim..seni seviyorum
Bak her şey yetersiz
Bu kadar nedenin ardına bile
Seni ne çok sevdiğimi
Ne çok saçlarında asılı kalmayı
Kollarında uyumayı
Sana dokunmayı...
Gözlerinde tutuklu kalmayı anlatamadım....
(07 Kasım 2000...Seni Seviyorum....milyarlarca nedenim var......saçlarının tellerinde hayata asılmayı....neyse...)
Murat İnce
|
|
|
|